Anasayfa | Yeni Çıkanlar | Yayınevleri | Yazarlar | Üye Ol | Hakkımızda | Reklam | Bize Yazın
Açılış Sayfası Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Email |   1 Ağustos 2010   

 :: Kategoriler ::
Aile
Araştırma
Başvuru Kitapları
Bilgisayar
Bilim
Çocuk Kitapları
Coğrafya
Dergiler
Ders Kitapları
Din
Dizi
Doğa
Edebiyat
Eğitim-Kültür
Felsefe
Gezi
Hukuk
Kişisel Gelişim
Kılavuz Kitaplar
Müzik
Psikoloji
Sağlık
Sanat
Siyaset
Sosyoloji
Süreli Yayınlar
Tarih
Yabancı Dil
Yemek
İletişim
İş Dünyası
Şiir

 :: E-Mail Listesi ::


Ekle Çıkar



 :: Tarihte Bugün ::
Ahmet Bin Hanbel'in Vefatı (855) * Darül'fünun'un Kapanması (1933) * En Sıcak Günler (Eyyam-ı Bahür( 31 Temmuz - 7 Ağustos)


 :: Linkler ::

 Sitemize Destek


Cevap Aradağınız Her Soru İçin
 :: Röpörtaj ::

Sadık Yalsızuçanlar ile Röportaj

‘Öykünün geleneksel formu, kutsal metinlerdeki mesellerdir’



Sizi, edebiyat okuru, yayınlandığı dönemde ilgi gören Gerçeği İnciten Papağan adlı öykü kitabınız ve ardından Yakaza adlı romanınızla tanıdı. İlkin, dilerseniz, öykü ile roman arasında ne türden bir ilişki veya ayrım var, niçin öyküden sonra roman yazdınız, bununla başlayalım.


  


Öykü, ‘romana geçiş’te bir ‘ara tür’ değildir. Ama, öykü yazarları genellikle roman da yazmışlardır. Bunun istisnaları vardır kuşkusuz, ne ki, öykü ile roman arasında önemli bir ayrım vardır. Öykü, esasında insanoğlu kadar kadim bir anlatım tarzıdır. Sözün sultanı şiirdir ama, öykü de masalla şiirin arasında bir yerde durur ve bir beyan biçimi olarak son derece yaygın ve yaşlı bir dildir. Öykü, daha çok bir anı, bir süreci, bir imayı, bir durumu anlatır. Roman ise, daha oylumlu ve kapsamlı olmanın yanısıra, sosyolojik bir boyuta da sahiptir. Öykünün yapamayacağı bir şeyi yapar roman, bir toplumsal kesiti, bir tarihsel süreci, bir macerayı anlatır. Gerçi bu tanımlar da sorunludur. Romanın doğuşundan bugüne çok şey değişti. Özellikle yetmişlere gelindiğinde bireysel perspektif kırıldı ve daha kollektif semboller üzerinden, daha mitik bir anlatım tarzı yeğlenmeye başlandı. Latin Amerika romancılarının açtığı bu çığı, sonradan Eco ve Rüşdi gibi yazarlarla daha da dönüştü. Roman, giderek, daha ‘yağmalayıcı’ ve herşeyi anlamsızlaştırıcı kalemlerce iyiden iyiye evrildi. Anlamsızlığa vurgunun merkeze alındığı bu ortamda, roman, Enis Batur’un Acı Bilgi örneğinde olduğu gibi sürekli bir değişim ve açılımlar içinde. Öyküye gelince, bu dil bize, gündelik yaşamdan, en kişisel deneyimlere kadar hemen her alanda ‘kullanışlı’ imkanlar sunar. Öyküde de bir dönüşüm yaşanmıştır, yaşanmaktadır, ama bu, romandaki gibi/kadar değildir. Öykünün geleneksel formları kutsal metinlerdeki kıssa ve mesellerdir. Bu anlatılarla modern öykü arasında epeyi bir açı farkı var ama, esas itibariyle, anlatı aynı eksende gelişmiştir. Bu anlamda bakıldığında, benim, Yakaza adlı tek ‘roman’ıma roman da denmez. O da bir tür öyküsel katlardan oluşan epizodik bir metin olarak okunmalıdır.


  


Bizde öykü nasıl bir macera izledi, hangi uğraklardan sonra bugüne geldi?


 


Hikayeden öyküye nasıl gelindi, hangi uğraklara uğrandı, nerelerden geçildi? Bu cevabı uzun bir soru. Özetle şu söylenebilir: Son yüzyıl içinde bu dildeki dönüşüm, bizim batılaşma maceramız içinde bir yan alan olarak gerçekleşmiştir. Gerçi İkinci Yeni’nin belirdiği yıllarda, öyküde de oldukça farklı eğilimler ve açılımlar kendisini gösterir ama, ilk öykü yazarlarımızdan itibaren altmışlara kadar, hikayenin Batıdaki dönüşümüne koşut biçimde bir değişme yaşanır. Öykümüzün çeşitlenmesi ve zenginleşmesi, daha çok altmış yılların ikinci yarısında başlar ve yetmişlerin sonlarına doğru da hızlanır. Bu dönemde beliren ürünler, asıl sarsıcı etkisini seksenlerde ilk öykülerini yazanlar üzerinde gösterir. Oğuz Atay, Bilge Karasu, Mustafa Kutlu, Tezer Özlü, Rasim Özdenören gibi adların ürünleri, Modern Türk Öykücülüğünde müthiş bir derinleşme ve zenginleşmeye yol açar. Bugün, gittikçe gürbüzleşen bir dil olarak öykü, yazarı ve okuruyla en canlı, en zengin alanı işaret ediyor.


  


Sizin için eleştirmenlerin kullandığı bir niteleme var, imgesel öykü yazdığınız yönünde, ne dersiniz? Bu niteleme bize nasıl bir dil evrenini ifade ediyor?


 


Esasında bu tabirler son derece tartışmalı ve sorunlu. Ama, sözgelimi imgelerle öykü kuran ve bir deneyimi imgesel biçimde aktaran yazarların önümüze getirdiği metinlere bakıp, ‘imgesel öykü’ diyebiliyoruz. Şiirsellik öyküde zaten varolan, varolması gereken bir nitelik. Öykü dediğim gibi şiirle masal arasında bir yerde durduğundan ve hayatın özündeki şiirsel mantığı aktarmanın da bir aracı olduğundan, bu niteliğe sahiptir.


 


Üretken bir yazarsınız, edebiyat ortamına sürekli yeni ürünler sunuyorsunuz, okuzla aranız nasıl?


 


Benim okurum az. Yazdığım metinlerin ‘popülerleşme’ gibi bir derdi de şansı da yok. Doğası gereği, nitelikli olan popülerleşemez. Bu yüzden geniş bir okur kitlesine ulaşma arzusu içinde değilim. Peki niçin yazıyorum? Bu da varoluşsal bir soru. Benim özellikle çocukluk ve ilkgençlik dönemim çok acılı, çok ilginç ortamda geçti. Türkiyenin yaşadığı bu modernleşme macerasından en çok nasiplenen bir kesime mensuptu ailem. Bir de babam sinema işlettiği için, yüzlerce binlerce film izledim, zannediyorum muhayyilemi besledi bu. Ardından bir ‘cemaat’le tanıştım ve yaşamım tümüyle değişti. Bütün bunlar sanırım yazma isteğimin oluşmasında etkili oldu. Sonra, kendimi öykülerle ifade etmekten mutlu olduğumu farkettim. Böylece gelişti, gidiyor.


 


Belirli bir teknik kullanıyor musunuz öyküde, hangi teorik düşünceyi önemsiyorsunuz?


 


Benim pek kurallardan tekniklerden haberim yok aslında. İçimden nasıl geliyorsa öyle anlatıyorum. Bir kurgu filan yapmıyorum. Zaten eserin kuraldan önce geldiğini düşünürüm. Dikkat ederseniz, her öykü kitabımla anlatım tarzım farklı bir yere doğru gider. Her kitapta yeni açılımlar, yeni bir dil arayışı görülür. Bu kendiliğinden olan bir şey.


 


Özellikle ‘kısa öykü’ yazmakta ısrarcısınız. Bu kimilerince olumlu kimilerince olumsuz karşılanıyor, niçin kısa(cık) öykü,


öykü sınırlarını umursamıyor musunuz?


  


Bazı kısa metinler yazdım, yazıyorum. Yani küçük öyküler. Bunlar, esasında açık uçlu metinler. Yani bir başka zaman, hatta bir başka yazar, benim bıraktığım yerden metni sürdürebilir. Bir de tabi okura bakan bir yönü var. Farklı okumalara imkan verebilir.


 


Çocuk ve kadın sizin öykülerinizde neyi simgeliyor?


 


Çocuk saflığı, kadın da toplumun durumunu ifade etmede iki temel simgedir. Bir de özellikle üniversite yıllarımda tanıdığım kimi acılı kadınların öyküleri de beni çok etkilemiştir. İlk iki kitapta çok sayıda böyle öykü var.


 


Hangi metinleriniz sizin için vazgeçilmez,


hangilerini daha çok önemsiyor ve seviyorsunuz?


 


Bunu aslında her metin için ayrı düşünmek lazım. İlk metinlerimi ben sonradan yazdıklarıma göre daha çok severim. Gerçi Sırlı Tuğlalar da coşkuyla yazdığım bir kitap oldu. Oradaki metinlerde de hep manevi deneyimlerimi yazdım. Başkalarının hikayesini anlatırken de kendi öykümmüş gibi anlattım. Ben sanırım öyküde soyutlamayı ve şiirselliği çok seviyorum, bu yüzden de zaman zaman abartıyorum. Ama, eskilerin anlattığı gibi anlatmaktan hazzetmiyorum. Gerçi bu tarzın örnekleri de vardır ama, dediğim gibi, soyutlamayı seviyorum.


  


Temalarınız nereden geliyor, nereden besleniyor?


 


Okuduklarım ve yaşadıklarımdan.


 


Her kitabınızla yeni bir ‘dil dünyası’,


yeni bir biçem beliriyor, bu nasıl oluyor?


 


Evet böyle bir tutum var bende. Bu yüzden yeni bir kitabın ilk işaretleri belirdiğinde hissediyorum ki yeni biçimler de gelecek. Bir deneyimi anlatırken o, aslında kendi yapısını kendisi kuruyor. Yani dil anlam olduğundan, anlatmak istediğiniz, kendi dilini zaten oluşturuyor. Öyle ki, bir şeyi anlatma imkanlarınız sonsuz olmasına rağmen, yazdıktan sonra sanıyorsunuz ki, bu şeyi ancak böyle anlatabilirim.


  


Nasıl ve ne zaman yazıyorsunuz?


 


Ben her şartta, her yerde ve her zaman yazabiliyorum. Ama geceyarısı tabi benim için daha bereketli ve çekici görünüyor. Yazmak için ne lazım? Kağıt, kalem, sigara ve kahve.


 


Gençlere neleri öğütlersiniz?


 


Böylesi bir öğüdü yapabilmem güç. Ama, şunu önerebilirim: İnsanın eylemleriyle düşünceleri arasındaki açı büyük olmamalı. İnsan, varlığına ilişkin sorular soran metinler okumalı. O varoluş macerasının en aldatıcı dönemi olan dünya yaşamının zevklerine kapılmamalı. Gündelik olanla ilgilenmemeli. Aslolanla ilgili düşünmeli. Bunun için sanırım acı çekiyor çoğu insan. Yani acılar, insanın varlığına temel oluşturan şeye dönmesini sağlıyor.


 


Yaşamınızı iki sözcükle özetleseniz,


neyle yaşıyorsunuz diye sorulsa, ne dersiniz?


 


Kulluk ve kitapla.


 


Teşekkürler


 


Ben de teşekkür ederim.




    Sadık Yalsızuçanlar ile Röportaj

    Yenilenmek, keşfetmek, yenilenmek ve yeniden keşfetmek.....

    Kim kime “Düşman Değiliz” diye sesleniyor?

    Öyle bir şey yapabildiysem kendimi mutlu sayarım

    Yazmayı Seviyorum

 :: Editörün Seçimi ::



Hocalarımız Konuşuyor

Onlar toplumun önderleri… Onlar sözü dinlenen, tavsiy...

 :Haftanın Yayınevi:



Kent Kitap

...

 :: Haftanın Yazarı ::



Avni Özgürel

1948 senesinde Ankara’da doğan Avni Özgürel, ilk, orta...

 :: Anket ::
Ayda Kaç Kitap Okuyabiliyorsunuz?
1
2
3
Çok Az
Hiç Okumam


Anket sonuçları...

 :: Röportaj ::



Yazmayı Seviyorum


 :: Reklam ::

Kitap Satış Sitesi


 :: Reklam ::

Bunlari Biliyor musunuz?
Satın Almak için tıklayın


 :: Reklam ::

Bunlari Biliyor musunuz?



Webmaster | Gizlilik | Telif Hakları |

Elmalıkent Mah. Bahçeler sok. Özakın Sitesi A2 Blok No:28 Ümraniye - İstanbul
GSM: 0532 445 08 37
© 2003 www.kitabiyat.com Her hakkı saklıdır.